Nis 6, 2015

Ve bir Umut… (Bülten 15)

Categories:
Hüseyin Genç'in bahçesi

Geçen hafta söz verdiğimiz gibi bu sefer de Çankırı’da tanıştığımız çiftçimizden ve onun enfes ürünlerinden bahsetmeye başlayacağız.

Hüseyin Bey, 60 yaşlarında. Eşi ile beraber Yapraklı ilçesinde, eşinin köyünde yaşıyor. Kendisi aslen yine aynı ilçede fakat komşu bir köyden. Çocukluk ve gençlikleri köy hayatı ve üretimle geçtikten sonra 18 yaşlarında evlenip Ankara’ya yerleşmişler, uzun yıllar orada çalışmışlar. Hüseyin Bey de bizim gibi bir bankacı oluvermiş.

Ama bundan yaklaşık 15 yıl evvel banka kapanıp kendisi de emekli olunca köylerine dönmeye karar vermişler. Burada karıkocanın her iki köydeki arazilerinde Masanobu Fukuoka’nın tekniğini benimseyerek doğa ile dost bir yaşam ve üretim kurmuşlar.

Çok kısaca Fukuoka’dan bahsedelim. Bir gün Fukuoka, Japonya Koçi Vilayeti’nde uzun zamandır kendi halinde kalmış bir tarlanın yanından geçerken sağlıklı pirinç fideleri ile yabani otları iç içe büyürlerken görür. Bunun üzerine Fukuoka doğal tarım felsefesini insanın işlem ve müdahalelesinden arınmış temeller üzerine kurar. Bu hem organik üretim hem de ilaç kullanmadan doğal tarım yaptığını söyleyen birçok çiftçinin yaklaşımından farklıdır. Bu teknik dört ilkeye oturur: toprağı işlememek, kimyasal gübre ya da hazırlanmış kompost kullanmamak, yabani otları temizlememek ve kimyasallara bağlı kalmamaktır. Bunun için de tabii ki o iklim ve ortama uyum sağlamış yerel tohumlar gerekir.

Yeniden Hüseyin Bey’e dönecek olursak onun bahçesine bakınca yanındakilerden çok farklı görünüyor. Bir kere hiç el değmemiş gibi sürülmemiş, havalandırılmamış. Üstünde dal parçaları, bir önceki seneden kalan bitki parçaları vb. Bu haliyle bizim mahallenin arkasındaki ne yapılacağına henüz karar verilememiş atıl arsaya benziyor. Ama toprağı elinize aldığınızda onun içinde inanılmaz bir yaşam olduğunu, toprağın sürülmediği halde yumuşacık ve gözenekli olduğunu solucanların toprağı beslediğini fark ediyorsunuz.

Hüseyin Bey’in birkaç ana ürünü var. Biri Çankırı’ya özgü atalık buğday, 28 kromozonlu üveyik buğdayı. Bu amber renkli sert buğday, un, bulgur ve aşurelik olarak kullanılabiliyor. Ama bundan daha da fazla bizi etkileyen sofralık hardal oldu. Almanya’dan organik sertifikalı olarak aldığı hardal tohumunu kendi bahçelerinde yetiştiriyor. Sonra bunları kendi özel formülü ile organik Güney Ege sızması, yine kendi ürettiği elma sirkesi, karşı yamaçtan kazma kürekle çıkarttırdığı (dinamit kullanmadan ve kimyasal işlem uygulamadan) kaya tuzu, kabak çekirdeği ve özel baharatları ile karıştırıyor ve bir ay boyunca fermente ettiriyor.

Yaptığı işe büyük bir tutku ve sevgi ile yaklaştığı için yurtdışına yaptığı tüm gezilerden hep hardal toplamış. Dolabı İtalya, Fransa’dan, Almanya ve Polonya’ya kadar çeşitli yerlerden alınmış hardal örnekleri ile dolu. Bunları deniyor, kıyaslıyor.

Sofralık acı hardal

Sofralık acı hardal

Burada et yemeyen ve sevmeyen okuyucularımdan özür diliyorum, bu kısmı atlayabilirler. Mutlaka denenmesi gerektiğini düşündüğümüz bu hardal, kokladığınızda burnunuzda hafif yakıcı bir koku bırakıyor. Ağzınıza aldığınızda ise geri planda o elma sirkesinin yumuşaklığını hissediyorsunuz. Boğazınızı tatlı bir şekilde yakıp kokusu genzinize yükselirken yoğun hardal aroması ve hafif acılığını bu sefer burnuzunda daha güçlü olarak hissediyorsunuz. Ben denediğimden beri sürekli dökme demir tavada dışı güzelce kızarmış, içi yumuşacık ve hafif kanlı kalın bir antrikotu hayal eder oldum.

Fazla sıkmadan yazımıza burada es veriyoruz. Anlatılacaklarımız bitmedi, ama sitemize şu anda acele ile sadece hardalı yerleştirebildik. Diğerleri de hafta içinde tamamlanacak.

Dostluk ve sevgiyle.